... Hayata Dair ...
----------------------------------------------------------

Ressam
Renklerin ustası olarak anılan büyük bir ressamın öğrencisi eğitimini tamamlamış. Büyük usta öğrencisini uğurlarken, yaptığı resmi şehrin en kalabalık meydanına koymasını ve yanına da kırmızı bir kalem bırakmasını, halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı iliştirmesini istemiş. öğrenci birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde resmin çarpılar içinde olduğunu görmüş. Üzüntüyle ustasına gitmiş. Usta ressam üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermiş. Öğrenci resmi yeniden yapmış. Usta yine resmi şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş fakat bu kez yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde boya ile birkaç fırça koymasını ve yanına da insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı ile bırakmasını önermiş. Öğrenci denileni yapmış. Birkaç gün sonra bakmış ki resmine hiç dokunulmamış. Sevinçle ustasına koşmuş.usta ressam şöyle demiş: "ilkinde insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşılabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı. İkincisinde onlardan yapıcı olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye cesaret edemedi. Emeğinin karşılığını, ne yaptığından haberi olmayan insanlardan alamazsın. Sakın emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartışma."
----------------------------------------------------------

HAYAT;

-Aşık olmak.
-İlk öpüşme.
-Yüz kaslarınız ağrıyana dek gülmek.
-Sıcak bir duş.
-Özel bir bakış.
-Mail almak.
-Manzaralı bir yolda araba kullanmak.
-Radyoda en sevdiğiniz kişinin şarkısının çalması.
-Yatağınıza uzanıp yağmurun sesini dinlemek.
-Yeni çıkmış sıcak bir havlu.
-Satın almak istediğiniz kazağın %50 indirime girmesi.
-Uzaktaki bir arkadaşınızla telefonda konuşmak.
-Köpük banyosu.
-Kıkır kıkır gülmek.
-Güzel bir sohbet.
-Kumsal.
-Geçen kış giydiğiniz montun cebinden 10 milyon çıkması.
-Kendinize gülmek.
-Gece yarısında saatlerce telefonda konuşmak.
-Su fıskiyelerinin arasında koşmak.
-Durup dururken gülmek.
-Yanınızda sizin özel olduğunuzu söyleyen birisi.
-ilk aşk.
-Hakkınızda güzel şeyler söylendiğine kulak misafiri olmak.
-Uyanıp daha uyyuyacak bir kaç saatinizin olduğunu farketmek.
-Yeni arkadaşlar edinmek.
-Eski arkadaşlarınızla zaman geçirmek.
-Oda arkadaşlarınızla gece yarısı sohbetleri.
-Güzel düşler.
-Arkadaşlarınızla araba yolculuğu yapmak.
-Sevgilinizle yorgana sarılıp iyi bir film seyretmek.
-Çok güzel birkonsere gitmek.
-Çekici bir yabancıyla bakışmak.
-Çikolatalı kurabiye yapmak.
-Sevdiğin insana sıkıca sarılmak.
-istediği armağanı alan kişinin yüzündeki ifadeyi görmek.
-Güneşin doğuşunu seyretmek.
ALDIĞIN HER NEFESİ FIRSAT BİL, OT DEĞİLSİN YENİDEN BİTMEZSİN..."

----------------------------------------------------------

Yaşamı boyunca mutlu olmak isteyenler için mutluluk reçetesi...

AKLINI KULLAN
iyice tanımadan hiçbir insana bağlanma.
Bitmemiş ilişkilerin üzerine ilişki kurma, acı çeken sen olursun.
iyice soruşturup diğer insanların da haklı olabileceğini düsün.
Seni takmayanı sen hiç takma, konuşmayanla asla konusma.
Güvenmediğin biriyle asla flört etme.
Yalanını yakaladığın kişinin düzelebileceğini düşünme.
insanlara doğru değer ver, haketmeyenleri sil.
Asla dönüp de arkana bakma.
Sır tutmasını bil.
Dostlarının sevgilinden daha önemli olduğunu unutma. Onları asla sevgilin için satma.
Hakettiğin sevgiyi alamadın mı? kendini üzme, sorun sen değilsin.
Kimsenin lafıyla dolduruşa gelme, ama aklının bir köşesinde de tut.
Kafanda bitirdikten sonra iki çift tatlı söz, iki damla gözyaşı için asla yumuşama.
Seni sevenlerle kullananları iyi ayırt et.
Seni dinleyip anlamaya niyeti olmayanlarla tartışma.
Emrivaki oluşturulan dostlukları kabul etme.
Eğer verdiğin sır o kişide kalmıyorsa ikinci bir sır şansı verme.
Dostun olacak insanları bazı kriterlere göre belirle.
Kendini öven insanlardan kaç.
Karşındakinin doğruyu söylediğini varsayma.
Kendine saygını yitirmene neden olacak hiçbir şey yapma.
----------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------

BİR İNSANLIK DERSİ

Vietnam'da savaştıktan sonra, sonunda evine dönmekte olan bir asker
hakkında bir hikaye anlatılır. Olay şöyledir:
Asker San Francisco'dan ailesini arar,
-Anne baba, eve dönüyorum, ama sizden bir şey rica ediyorum. Yanımda bir
arkadaşımı da getirmek istiyorum.
-Memnuniyetle, onunla tanışmak isteriz, diye cevapladılar. Oğulları,
-Bilmeniz gereken bir şey var, diye devam etti. Arkadaşım savaşta ağır
yaralandı. Bir mayına bastı ve bir koluyla ayağını kaybetti. Gidecek
hiçbir yeri yok ve onun gelip bizimle kalmasını istiyorum.
-Bunu duyduğuma üzüldüm oğlum. Belki onun başka bir yer bulmasına
yardımcı olabiliriz.
-Hayır. Anne, baba, onun bizimle yaşamasını istiyorum.
-Oğlum, dedi babası, bizden ne istediğini bilmiyorsun. Onun gibi özürlü
biri bize korkunç bir yük olur. Bizim kendi hayatımız var ve bunun gibi
bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz. Bence bu arkadaşını
unutup eve dönmelisin. O kendi başının çaresine bakacaktır.

Oğlu o anda telefonu kapattı. Ailesi ondan bir süre haber alamadı. Ama
bir kaç gün sonra, San Francisco polisinden bir telefon geldi. Oğullarının
yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrendiler. Polis, bunun intihar
olduğuna inanıyordu. Üzüntü dolu anne-baba hemen San Francisco'ya uçtular
ve oğullarının cesedini tespit etmek için şehir morguna götürüldüler. Onu
tanıdılar, ve bilmedikleri bir şey daha öğrenince dehşete düştüler:
Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardı.
----------------------------------------------------------

4 dakika için bile olsa okuyabilmek

Evden acele ile çıkmıştım. Koşar adımlarla metroya doğru ilerlerken
bir yandan öğrencilere vereceğim dersin planını yapıyor, bir yandan da
çiseleyen yağmurda ıslanmamaya çalışıyordum. Yürüyen merdivenlerle metro
istasyonuna indim. Trenin gelmesine iki üç dakika vardı. Bu treni
kaçırırsam, on dakika daha beklemem gerekecekti ve dersime geç
kalacaktım. Adımlarımı sıklaştırmaya, neredeyse koşmaya başladım. Elimde
çanta olmasa, belki de koşacaktım.
Metroda benimle ayni yönde ilerleyen birisinin elindeki uzunca
değnekten çıkan, "tak, tak, tak" sesleri, telaşımı ve kafamdaki
düşünceleri birden unutturdu. Belli ki, onun da acelesi vardı. Sırtındaki
büyükçe çantası ve elindeki değneği ile, neredeyse benim kadar hızlı
adımlarla ilerliyordu. Biraz dikkatlice bakınca bu kişinin bir bayan ve
aynı zamanda 'görme engelli' olduğunu anladım.

Kendi kendime, "Acaba onun telaşı neden?" diye sordum. Belki de
dünyayı hiç görmemişti. Engelli haliyle tek başına ilerlese de;tavırları
ve yürüyüş şekli ona, kendisine çok güvenen bir insan görünümü veriyordu.
Acaba acele bir işi mi vardı?

Bir anlık her şeyi unuttum. Sanki her şey ağır çekimdeymiş gibi
hareket etmeye başladı. Onun, değneğiyle sağını solunu kontrol ederek
önüne çıkabilecek engelleri anlaması, kendine yol açması, belki de yasama
azminin bir göstergesi idi. Merdivenlere yaklaştığımızı hissettim. "Acaba
merdivenlerden inerken kendisine yardım etsem mi?" diye düşünürken, o
merdivenlerden inmeye başladı. Sanki dünya dümdüz olmuş, karşısında
hiçbir engel kalmamış gibi merdivenlerin sonuna geldi. Acaba, değneğinin
ucunda onu yönlendiren bir şey mi vardı, ya da bu bayan bir şaka mı
yapıyordu? Kafamdaki düşünceleri toparlamaya çalışırken, metronun durağa
geldiğini fark ettim.

Merakım beni bu bayanın yanına çekti ve onunla aynı kompartımana
bindim. Oturduğu koltuğa iyice yerleştikten sonra, değneğini katlayıp
hızlı bir şekilde çantasının ön bölmesine koydu. Çantasının başka bir
bölmesini açarak, büyükçe bir şeyi çıkarmaya çalıştı. Acaba bir walkman
veya yiyecek-içecek gibi bir şey mi çıkaracak diye düşünürken, kalbimden
de acıma duygularının yükseldiğini hissettim.
Belki de dünyayı görmeyi ne kadar çok istiyordu; ağaçlar, evler,
araçlar, insanlar ve gözler... görecek o kadar çok şey vardı ki! O an
için kendimi çok ayrıcalıklı hissettim.

Göz, dünyaya açılan bir pencereydi ve ben onların kıymetini fazla
bilmiyordum. Ama ne kadar çok şey ifade ettiklerini o bana anlatıyordu.
Bayanın, çantasından çıkardığı kalınca, kitap türü bir şeyin gözüme
ilişmesiyle bu düşüncelerimden sıyrıldım. Acaba o çıkardığı bir katalog
muydu diyecektim ki, onun görme engelli olduğu aklıma geldi. Derken
sayfaları karıştırıp, parmaklarının uçlarıyla yoklayarak bir yerde durdu.
Herhalde aradığı sayfayı bulmuştu. Hemen sağ elinin işaret ve orta
parmaklarını kabarık işaretler üzerinde gezdirmeye başladı.

Kitap okuyordu... Fakat o görmüyordu ki... Birkaç saniye daldım...
Kitap okumak yalnızca görenlere has bir şey değil miydi? Anladım... Artık
o gözleriyle değil; kalbiyle,duygularıyla, ruhuyla okuyordu.... Ve
kendimden utandım. Aylardır çantamda taşıdığım ve üç beş sayfanın dışında
pek okumadığım kitap geldi aklıma; ve yıllarca hiç kitap okumayanlar.
Keşke onlar da, insanı düşündüren, hatta utandıran şu görüntüye şahit
olsalardı.

Dünyada milyonlarca insan var... Ama okumak... Neden ben... Aniden
kesik kesik düşüncelerimden sıyrıldım. Bir sayfayı okuyup bitirmiş ve
diğer bir sayfaya geçmişti. Parmaklarını kabarık işaretler üzerinde
ustaca gezdirmesinden, bu işe yatkın birisi olduğu anlaşılıyordu. Demek
ki iyi bir okuyucu idi. Ama ne okuyabilirdi ki?Binlerce kitap, dergi ve
gazetenin, görme engelli olanlar için günlük, haftalık olarak
hazırlanması belki de mümkün değildi.

Anonsun uyarısıyla, ineceğim durağa geldiğimi anladım. Daha dört
dakika geçmişti; ve bu kadarcık kısa bir sürede dahi kitap okumak çok
önemliydi. Bana bu dersi veren görme engelli o kadın da kitabını
çantasına koymaya ve durakta inmeye hazırlanıyordu. Az sonra tren durdu.
Önce onun inmesini bekledim. Değneği ile onca insanın arasından "tak...
tak... tak.." sesleriyle ilerliyordu. Arkasından birkaç saniye baktım ve
sanki değnekten çıkan o tak tak'lar beynimde, oku... oku... oku... ve
şükret diye yankılanıyordu.
----------------------------------------------------------

O sabah da her gün olduğu gibi periyodik sabah yürüyüşümü yapıyordum, ta ki çok eski bir kamyonet tam önümde durana kadar...
Kamyonetin sürücüsü penceresini açıp, elindeki bir kağıt parçasını uzatarak bana doğru seslendiğinde, adres soracağını düşünmüştüm...
Oysa ki bana henüz dört - beş yaşlarında gözüken çok şirin bir erkek çocuğunun resmini uzatmıştı...
Kamyonetin sürücüsü yaşlı gözlerle;
"-Bu benim torunum" dedi... Sonra bir an duraksadı ve;
-Şimdi o hastanede yaşam destek ünitesine bağlı yaşamaya çalışıyor, dedi...
Çok duygulanmıştım adamın bir sonraki adımının, torununun hastane masrafları için katkı isteyebileceğini düşünerek elimi cebime atmış, yapacağım yardım için cüzdanımı çıkarıyordum...
Fakat adam benden paradan daha önemli bir şey istedi... Bana döndü ve;
"-Bu günlerde herkese onun için dua edip edemeyeceklerini soruyorum... Bayım sizden de rica etsem acaba torunumun yaşaması için dua eder misiniz?..."
Onun için dua ettim ve o sabahtan sonra artık bana kendi sorunlarım o kadar ağır gözükmedi ve hayata daha başka bir gözle bakmaya başladım...
- Lee Ryan Miller -
----------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------

Beraber yaşayan insanların birbirini iyice anlaması gerektiğini iddia etmek yanlış bir anlayıştan doğar...
Anlaşılmak çok az insana nasip olan bir lükstür; hele en iyi ve en derin şeyler hayatta hep yanlış anlaşılır...
Biz bu dünyaya anlaşılmak için değil, anlamak için geldik...
Anlaşılmamanın üzüntüsünü duyacağımız yerde, bütün ruhumuzla başkalarını anlamaya çalışsak, hayat daha güzelleşir...
Zaten çoğu zaman biz bile kendimizi anlayamazken, başkaları nasıl anlayabilirler?...
- F.W.Foerster -
----------------------------------------------------------

Kader eninde sonunda şöyle veya böyle günahlarımızın bedelini önümüze koyar...
Görünen ya da görünmeyen zaman içinde herkes günahlarının bedelini öder...
Ektiğini biçer...
Bunu bilen adam kimseye kızmaz, gücenmez, kimseyi aşağılamaz, kimseyi itham etmez, kimseden nefret etmez, kimseye kin tutmaz...
Bunu bilen adam karşılaştığı aksiliklere şaşmaz...
Önüne çıkan maddi-manevi engellerin kendi günahlarından başka bir şey olmadığını bilir...
Düşmanlarınızı düşünmek için ayıracağınız bir dakika bile, düşmanlarınızdan daha değerlidir...
Nefret ve intikam hissi size büyük zararlar verir...
- Epiketos -
----------------------------------------------------------

-Yenildiğinizi düşünüyorsanız, yenilmişsinizdir...
-Cesur olmadığınızı düşünüyorsanız, korkaksınızdır...
-Kazanmak istiyor fakat kazanamayacağınızı düşünüyorsanız, kesinlikle kazanamazsınız demektir...
-Kaybedeceğinizi düşünüyorsanız, çoktan kaybetmişsinizdir...
-Dışarıdaki dünyaya çıktığınızda anlayacaksınız ki başarı, ancak onu istediğinizde gelecektir...
-Herşey insanın kafasında biter...
-Alt edildiğinizi düşünüyorsanız, alt edilmişsinizdir...
-Yükselmek için yüksek düşünmelisiniz...
-Bir ödülü kazanmadan önce kendinizden emin olmalısınız...
-Yaşam savaşını kazanan her zaman, en güçlü ya da en hızlı olan değildir...
-Er ya da geç kazanan kişi, kazanacağını önceden düşünebilen kişidir...
- Arnold Palmer -
----------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------

Masal bu ya; bir gün iyilik perileri oturmuşlar gökyüzünde; yeryüzünü seyrediyorlar, insan hayatını tehdit eden unsurları,
insan davranışlarındaki karmaşaya, insan olmanın acılarla dolu bedeline hüzünleniyorlar. Birden perilerin en genci,
ara sokakların birinde ayakta bile zor duran perişan yoksulu fark etmiş. Kalbi merhametle burkulmuş. Yaşamak için verdiği savaş,
dürüst ve iyi bir insan olması onu etkilemiş olmalı ki, kendisinden daha güçlü olan diğer periye; "bu zavallıya altın vermesi"
için yalvarmış. Büyük peri, adamı bir an izlemiş, sonra genç periye dönerek; "yapamam" demiş. Peri şaşırmış! "Bu kadar güçlüyken,
böyle basit bir şeyi nasıl yapamazsın?" diye isyan etmiş. "Bunu ona veremem, çünkü almaya henüz hazır değil" demiş diğeri.
"Yani, yolunun üzerine bir kese altın bırakamayacağını mı söylüyorsun?" diye devam ettirmiş genç peri sözlerini. Sonunda
yalvarmalara dayanamayarak bir kese dolusu altını yoksul adamın yolunun üzerine bırakmış büyük peri. Zavallı yoksula
gelince; o akşam iki lokma bir şey bulup bulamayacağını, yoksa yine aç mı uyuyacağını düşünerek yoluna devam ediyormuş.
Köşeyi dönünce, "şuna bak" demiş! "Koca bir taş parçası! İyi ki gördüm. Çarpsaydım, sandaletlerim iyice parçalanacaktı."
Ve dikkatle altın dolu kesenin üzerinden atlayarak yoluna devam etmiş..."
----------------------------------------------------------

"Bu öykü; çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışa koşarak atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin genç oğluna
kadar uzanır. Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştır. Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve
yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası... Çocuk, günün birinde at çiftliğine sahip olmayı
hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı. Hatta hayalindeki 200 dönümlük
çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine
oturacak bin metrekarelik evin ayrıntılı planını dahi ekledi. Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi.
2 gün sonra ödevi geri aldı. Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir "0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı..
"Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk.. "Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal" dedi,
hocası.. "Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi
satın alman lazım.. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız" ve ekledi: "Eğer ödevini gerçekçi hedefler
belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm." Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına
danıştı.. "Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!." Çocuk bir
hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına.. "Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi..
"Ben de hayallerimi..".....
O ortaokul 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor.
Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asıldı."
----------------------------------------------------------
EPILOG
İleri derecede hasta iki adam ayni hastane odasındaydılar. Adamlardan birinin her öğleden sonra 1 saatliğine oturmasına izin veriliyordu, ciğerlerindeki suyun süzülmesi için. Bu hastanın yatağı odadaki tek pencerenin tam yanındaydı. Diğer hasta ise hep sırtüstü yatmak zorundaydı. Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konuşur, eşlerini, ailelerini, evlerini, işlerini, askerlik anılarını, tatilde gittikleri yerleri anlatırlardı birbirlerine. Pencerenin yanındaki hasta, her öğleden sonra oturmasına izin verdikleri saati diğer hastaya pencereden görebildiklerini anlatarak geçiriyordu. Diğer hasta hep bir sonraki günü iple çekmeye başladı, dışarıdaki renkli ve hareketli dünyayı dinlemek için.
Pencere, içinde çok güzel bir göl olan parka bakıyordu. Ördekler ve kuğular gölde yüzerken çocuklar model bot'larını suda yüzdürüyorlardı. Genç aşıklar, gökkuşağının tüm renklerindeki çiçeklerin arasında kol kola dolaşıyorlardı. Ulu ağaçlar etrafı süslüyor, uzaktan şehrin silueti görünebiliyordu.
Pencere kenarındaki adam bunları muhteşem bir detayla anlatırken, odanın diğer ucunda yatan adam gözlerini kapar ve bu muhteşem manzarayı hayalinde canlandırırdı. Sıcak bir öğleden sonra, pencerenin yanındaki adam gedmekte olan bir senlik alayını tarif etti. Diğer adam bando seslerini duyamasa bile hayalinde canlandırabiliyordu, pencere kenarındaki adamın tasviriyle.
Günler ve haftalar geçti. Bir sabah banyo yaptırmak için su getiren gündüzcü hemşire pencere kenarında yatan hastanın cansız bedeniniyse karsılaştı: Uykusunda, huzur içinde ölmüştü. Hüzünlendi, hastane görevlilerini cesedi dışarı taşımaları için çağırdı. Uygun zaman geçtiğine kanaat getirir getirmez, diğer hasta pencerenin kenarındaki yatağa taşınmasının mümkün olup olamayacağını sordu. Hemşire memnuniyetle isteğini yerine getirdi, hastanın rahat olduğundan emin olduktan sonra onu yalnız bıraktı. Yavaşça, duyduğu acıya aldırmadan, bir dirseğine yaslanarak dışarıdaki dünyaya bakmak üzere yatağından doğruldu adam. Sonunda, dışarıyı kendi gözleriyle görme zevkini yasayabilecekti. Pencereden dışarı bakabilmek için yavaşça dönmeye zorladı kendisini. Pencere, boş bir duvara bakıyordu. Adam hemşireye, vefat eden oda arkadaşının pencerenin dışında görünen harika şeylerden bahsetmesine sebep olan şeyin ne olabileceğini sordu. Hemşirenin cevabı, ölen adamın kör olduğu ve pencerenin önündeki duvarı görmediğiydi. "Sanırım seni cesaretlendirmek istedi" dedi.
Epilog: Diğer insanları mutlu etmek çok büyük mutluluk getirir, kendi durumunuz ne olursa olsun. Paylaşılan dertler yarısı kadar üzüntü verir, paylaşılan muştuluklar ise iki katı artar. Kendinizi zengin hissetmek istiyorsanız, sahip olduğunuz ve paranın satın alamayacağı her şeyi paylaşın.
----------------------------------------------------------